Kendi Melodramımız

Ruhumun dehlizlerinde kenidimi ararken, aynı zamanda kendimden kaçtığımın farkına varamadan koşturuyorum günlerdir. Bu kovalamacanın sonu hiç gelmeyecek gibi hissediyorum. Durduğum yerde, gözlerimi kapatarak... Hiç kapatmadan da bazen... Pek fark etmiyor.

Malign düşüncelerin verebileceklerinin sınırını kestiremiyor insan. Birileri fikrinin kasıklarındaki yaraları örterken, o yaraları kanatarak yaranın saklanılacak bir şeyi olmadığını göstermeye çabalıyor ve yaraların çirkin oldukları için utanmamalarını istiyorum. Çünkü hepimiz içimizde birer çirkin ve yaralarla dolu hayvan besliyoruz. Ya da o bizi besliyordur.
Durmak istediğimiz yer ve durduğumuz yer gibi düşün. Olmak istediğimiz ve olduğumuz... Aslında bunu hayvan olarak nitelemek de ne kadar doğru bilmiyorum. Sadece her zaman özellikli tavırlarıyla yaşamak istediği için ona böyle diyor olabiliriz. Bunun farklı sebepleri de olabilir ama bizim ona durmadan nankörlük ettiğimiz kesin. Ve haliyle, ördüğümüz lütuftan sonra verdiğimiz tepki hiç hoşuna gitmiyor karşımızdakinin. Ona boyun eğersek, dışarıya kötü görüneceğimizi düşünüyor, insanlık fotoğrafında sırıtmamak için onu zincirlere vuruyoruz, dışımızdaki insanların bize yüklediği bütün değerlerin verdiği kudretle.

İnsanın içindekine ihanet etmesi ve onu zincirlere vurması ne kadar acı bir durum... Kendi boynunu sıkıyor ve kanatıyor, kendini boğmak istiyor aslında. Sırf kendini diğer hayvanlara hayvan olarak göstermemek için. Bakın ben sizden daha uysalım, demek için ya da. Ama bir bukalemun kadar başarılı olamıyor çoğumuz ve o fotoğrafta suratlarına birer çarpı atılıyor.

Yanındaki en sevdiğin insanın senin için ne türlü çirkinlikler düşündüğünü hiçbir zaman bilmeyeceksin. Çünkü hiçbir zaman sana son sözünü ve aslolan özünü söylemeyecek, göstermeyecektir. Kendi özünden bile korkarken ve kendini kendi içinde zincirlere vurmuşken sana neden ya da nasıl göstersin ki...

Okuduğun felaketler ve şahit olduğun acılar karşısında verdiğin bütün tepkileri hatırla. Tahmin ediyorum en kötüleri karşısında her seferinde onu kendin yaşamadığın için şükretmişsindir ve Tanrı'nın sana onu yaşatmaması için nice iltifatlar ve yakarışlar dillendirmişsindir içinden. O felaketi yaşayan insanı görünce ilk kendini düşünebiliyor olman, senin ne denli bir günahkâr olduğunu açıkça göstermeye yetiyor aslında ama bunu kabullenmek işine gelmiyor bir türlü. Bu gerçeği görmemek için kendi ellerinle kendi gözlerini kapatıyor ve parmaklarının arasından bakıp, kimsenin seni görüp görmediğini, seni tanıyıp tanımadığını merak ediyorsun. İçinde hiç susmuyor şükreden o şeytan. Kendini kandıramadığını bilsen de, başkalarını kaydırıyor olabildiğin için kendini kutluyorsundur. Bu, Tanrı'nın hiç hoşuna gitmiyordur bence. Ya da gitmemeli.

Bu kendimizle yaptığımız savaş, yani bu "kendinin dışında biri olabilme savaşı" içerisinde kaybeden hep iki taraf oluyor. Çünkü her iki taraf da aynı. Ölen ve öldüren... Bu içsel yıkım ve kıyım sonrasında içindeki savaş meydanında dizlerinin üzerine çöküp ölüyorsun. Asla sen olamayacak ve sana hiç benzemeyen biri yükseliyor kalntılarının içerisinden ve ayağa kalkıp senin yerini alıyor. Senin bedeninde, kendi için yaşıyor. Olmak istemediğin ve bunun için savaş açıp ikinizin de ölümüne sebep olduğun o içindeki hayvan diye nitelendirdiğin çok daha kötü biri. Seninle hiç alakası yok.

Tanrı, seni yanına oturtmuş ve sana onu izletiyor. Melodram bittikten sonra sana gösterilen bu misafirperverlik de son bulacak. Fırsat varken bolca ağla ve Tanrı'nın kokusunu ciğerlerine çek doyasıya.

Mayıs 2013 / Serazat

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

renc

Salı Günleri Şiirleri

Allah'a Mektuplar - I