Kayıtlar

Öne Çıkan Yayın

renc

renc rıdvan göksu şiir ocak, 2019 çok uzun zamandır üzerinde çalıştığım ikinci şiir dosyam olan “renc”e son noktayı koyarak -nihayete erdirdiğimi söyleyemiyorum çünkü şu an bile tam olarak içime sinmiş bir bütünlüğü yok- onu burada yayınlamaya karar verdim. bundan uzun zaman önce bir yayıneviyle anlaşmış ve yayınlamaları için beklemeye koyulmuştum ki sonradan, anlam veremediğim bir şekilde, beni oyalamaya çalıştıklarını fark etmiş, kendileriyle ilişkimi sonlandırmıştım. ardından zamanın hayat merhaleleri, birtakım kişisel sorunlar vb. sebeplerin de etkisiyle bir süre kendi kabuğuma çekilmeye ve olur da ileride daha “dürüst” bir yayınevi bulursam daha nitelikli bir dosya olarak gönderebileyim diye dosyama eğildim, kendime biraz zaman tanıdım. bazen çok yoğun çalıştım üzerinde, bazen haftalarca hiç açmadım. gelinen noktada fark ettim ki ona artık bir müdahalede bulunamıyor, sadece bakıyorum tekrar tekrar. ve hep kendim okuyacağıma onu asıl okuması gereken siz şiir okurlarına sun...

yazılmamış ilk şiir

Resim
  "atların da ruhu vardı troya önünde"                                        m. c. anday denizden mi geliyor bu ayakizlerin denize rağmenler mi yoksa bu şarkı neresi oluyor yüzünün insan sevmeye alışıyor ah evet şarkılar söylemeli sana elbet şiirler okumalı akşam serinliklerinde saçlarına gözlerin bir şehre girmeye benzeyince bir türkü tutturmalı en eskisinden  çün bilinir senin bu göğsünde nehirler vadiler köy okulları var sesinde senin ertelenmiş pazar kahvaltıları neşesi söyler misin sen mi öğrettin kavaklara böyle dizilmeyi? ekim, 2019 van

32, dur ya da stop

Resim
epeydir buradayım. burası ne sağ ne sol, burası ne ileri ne geri. burada pes ve beklemek pişmanlık ve hayıflanmak serbest yeltenmek yasak. burası ben ve ikna. burası ben ve karar. ben ve âh. ben ve bıçak. koşa koşa gelip vardığım yer burası. nice heves ve ümitle geldiğim yer burası. burası ben ve 32 yaşım, ben ve cümle eylemlerim, ben ve cümle kusurlarım. burası ben ve dön dön dön-emediğim ilk gençliğim ve onun tortusu ya da borcu. burası çiğ güllere serpilen biraz sim gırtlağımda kalan biraz hece. ağzımdaki serap, uzak sulardaki aydınlık gece. şairin "dört yanım puşt zulası dönerim dönerim çıkmaz!" dediği yer, hanidir ve bundan böyle ülkem benim burası. burası benden bana kalan miras, dişimden tırnağımdan artırdığım günah elimde kalan son kare as. bizatihi ellerimle taşlardan kazıdığım mezar şu ellerimle çizdiğim yolun vardığı yar burası. ellerim, arslan ve zavallı ellerim. bu çıkmaz size müstehak. şiire küstükten sonra, ekim 2022

umurumda değil

Resim
bir kibrit çöpüne baktım bugün. kırk kibrit çöpüne baktım. her bir kibrit çöpüne kırk kere baktım. kırkı da birbirinin aynıydı. ha biri yanmıştı ha kırkı... yakmadım. “benim seninle kırk kere fotoğrafım var/senin bundan kırk kere haberin yok” demişti şair, onu düşündüm. ben de günde kırk bin kere baktım her bir fotoğrafına, hiçbirinden haberin olmadı. baktım, düşündüm, baktım, düşündüm... geçip gitti zaman. haberin olmadı. sahi, senin oralarda da böyle her dakikası asır mı günlerin? baktım, özledim, baktım, özledim... koptu gibi oldu kayalar dağlardan, duymadın mı sevgilim? tıngırdayan boş bir teneke aklım. işgal hafızam. yenik sesim. kalbim gümbürdüyor boyuna. birleştir dicle’yi, fırat’ı. seyhan’ı, ceyhan’ı, asi’yi, çoruh’u, aras’ı birleştir. getir koy yanına damarlarımın, sesleri duyulmaz. gürültüden uyuyamıyorum geceleri. ben bir kere daha böyle olmuştum. bir kişi azalmıştı dünyanın nüfusu. benim o gün kolum koptu. bacağım koptu. kör bir testereyle uzun uzun kestiler gib...

bir üç mevsim şiiri

I güney avlularda bir kambur taş meseliyim urgunum ardımda hevesler gizinden bütün rüzgârlar sesime seyyad kesiliyor ne vakit turna desem ne vakit el etsem uzaklarda kimse üzülmüyor oysa sanırdım ki el etmek ağrıtır bütün coğrafyalarda va hayf II nicedir kurtulunan bir hummayla aynı vurguda okunuyor gibi adım kaşif gemilerin doğaçlama demir atma marşlarında kuşanıp sevince uyanan çocuklarla sanki hiç karşılaşmadım sanki tarlasına tuz eken odisus misaliyim nicedir ben sankiyim nicedir III gece vardiyasından dönen uykulu bitap / kimi genç ve bekar / kimi ergen ve yorgun / kimi üniversite mezunu ve kaygılı kadınları da sayarsak / kimse bilmiyor neden ve nasıl bu kadar hırpalandığımı otobüs duraklarında bekleyenlere bakarken sabahları kimseler bilmiyor / niçin ve ne vakitten beri suretime kendi cönküne bakan ümmî bir ozan kadar yabancı kaldığımı balkonlardan döküldüğümü anlatamıyor tütün sarıyorum dünya beni kahrediyor IV kulağımda yaradılış öncesinde...

uzaktaki son'e

sonra alnımızda ufalanacak sesimizdeki küller ve değişecek kalbimizin rengi çekingen ve kırmızı bir doğum lekesiyle anılmaktan duyduğumuz utancı unutup çıkacağız yeni bir derinliğin merdivenlerini yanık ve kavruk bir sırt tadı olarak kalacak ağızlarımızda yaşamak sanısı bütün iyi niyetli şiirlerimizi unutacağız aniden ve kimse neden böyle yaptığımızı sormayacak adımlarımızda sade bir kırgınlıkla yürüyeceğiz fakat kimse sormayacak neden böyle kırgınız kendimize ve diğer şeylere anımsayamayacağız iyi bir müzik dinlerkenki saadetimizi ismini çok önceden sevdiğimiz bir kadınla tanışmak gibi mutluluklarımız olmayacak o vakit artık sonra bir ses duyulacak ve dönüşecek kalbimizin rengi bir uzun akşamüstü uykusundan uyanıp bakacağız ki meğer herkes bir başkasının gavuru herkes bir başkasına taşra bir bakacağız ki yine böceklere kalmış dünya Kaybolan Defterler/zine Dergisi 4. Sayı

suya tutunmak

ben o zamanlar şiirlere isim arıyordum henüz bilmiyordum o vakitler hiçbir atın yanlışlıkla koşmadığını ve insanın öyle kolay kolay kopamadığını anne karnından bilmiyordum dönülen ve varılanın aynı olmadığını yürünecekse yürünmeli derdim yollar için ve gümrah kabul ederdim bütün bekleyenleri beklemeyi ben bana râm bilirdim yaramdan içeri bakmak bile hatırıma düşmemişken hiç alay ederdim olmağının sızlamasına insanların sigara söndürdüğüm avuçlarımı övünçle sunarken ilk sevgilime nadan ve cüretkâr yabansı ve sertti sesim sesimi ben bana ait bilirdim korkmadan, şah damarımda bir sonsuzluk rahatlığıyla uyur uyanırdım saçlarımda tarazlanan kavruk ikindileri o vakitler rüyalarımı ben bana dair bilirdim dilimde koçak ve müselles balatlar ve yumruklarımla kendimi müsellah sayarak nasılsa hep bütün kalacağımı sanarak umurdan ve tereddütten bihaber koşardım benim olan olmayan bütün kavgalara kendimi ben bana müzâhir bilirdim nasılsa gidilir ve nasılsa dönülür san...

belirginiydim bir omzun

gölgemdeki hatayı onarmıştın bunu unutmuyorum ağzında onaltı renkle o yakılmış medresede o yanılmış ağustos takvimi ki ben gölgemden başlardım devrilmeye o zamanlar gözlerimden dağılan kırgınlığı çok önemli bir adresi not eder gibi bir çocuğu giydirir gibi özenle toparlamış alıp saçlarıma iliştirmiştin fütursuzca beklemeyi yeniden bunu hep hatırlıyorum satırbaşlarını paragrafları sürmüştün dilime cümlelerimi yarıda bırakmamayı tembihlemiş korkmamayı öğretmiştin bana söyleyeceklerimden şiirimi çağırmıştın bunu hiç unutmuyorum sonra çok döndüm oraya aynı yerde durdum o aynı ağızla baktım taşlara sordum buralarda bir bekleyişim olacaktı benim buralarda bir yerde işlenmişti kaburgalarım şuralarda bir avuçta bir leylâ türküsü ezberlemiştim hanane hanane diye diye şu eşikte unuzak ellerimle belirginiydim bir omzun ben tam şurada bir zamanlar seviliyordum seviliyordum seviliyordum bakın tütün tabakamda ellerinin buğusu var hâlâ onun baktılar döneduranlardan iki...

ağrıyoruz osman

ağrıyoruz osman ağrıyoruz vicdanımız ağrıyor evimiz ağrıyor mahallemiz ağrıyor dağlarımız ağrıyor kıtamız paktlarımız analarımız allahımız ağrıyor zenginler para arıyor gaddarlar silah arıyor kerhaneler kadın arıyor ideolojiler nefer arıyor partiler madenler fabrikalar bayraklar köle arıyor biz ne arıyoruz osman biz neden ağrıyoruz tutunacağımız günah nerede hangi ölümü bekliyoruz

lacivert bir çocuk

ölgün suratımla seveyim övgün suratını suratımla suratını ölgün ölgün öve öve alnımda bağbozumu elmacıklarında nevrozun ilk sesi iki baharı alt alta yazabiliyoruz seninle bak bu böyle ne kadar da ilahî bir birarada olma biçimi sen ilk ben son sen hevesli ben yitirmiş sen neşeli ben yılgın ama nihayetinde ikimiz de olabildiğine bahar ikimiz de alabildiğine kendi yan yana biz seninle bin defa siyah ve mavi dilerim ve derim ki siyah ve mavi lacivert bir çocuk doğurur lacivert bir şiir bütün hüzünlere ev sahibi bütün umutlara misafir

hırkaralamalar 0849

gönüller dağlardan büyüktür çocuğum güllenmiş iki dudağı dolanmaya yetmez yollar

nânihan

Resim
omuzlarında balkıyan saçlarınla beraber penceremdesin -ben ki kıvrılmayan saçları sevemezdim hani- gözlerin kalbinden henüz doğmuş üstelik seni sade seyretmekle yetinemiyor bu çoktan kılgısız ellerim ellerimi saçlarında un(y)utmak istiyorum seni sonsuzluğa salınan bir ince ipin ucunda bir tek serçe parmağımla tutunmuşum gibi hayata avucumda avuçlarından kalma terlerle -üçbuçuk saatlik bir yolda, dağlar kıyının dikine deliniyordu hani- hissettiğim tek varoluş emaresi olarak boynunu canımın içinde bilmek ve adını yeniden koymak istiyorum seni usulsüz bir öğle vakti sarhoşluğu seni üçyüzonbin yıllık oyma sandıklardan yeni çıkarılmış bir akşamüstü mayhoşluğu seni aramızda durdukça yarısı yeniden tamamlanan bütün bu günlerin hoşluğunda yinelene yenilene ufalan ufalan ufalan ve ufaldıkça dünyadan taşan bir arzu ile seni toprağa düşen bir suyun kavimsiz baladında seni suyu suyla yıkayarak sevmek istiyorum sen şiir yurtlayan şiiri yurtlayan kadın göğsüne bercestelerden...

Bir Sabahın Altısında

Resim
/uyumadım üç sene üçyüzon senedir uyumadım bir sabahı bekledim bütün geceler bu sabahı bekledim bütün geceler/ yeşilbirfilvarvaktiniçindeyeşilbirfil içikırmızıcümlelerledolukıpkırmızı şakayık desenli beyaz ipekten bir sabahın altısında seni biçkiye hazır kumaşî boynundan seni peygamber idris gibi seyre dalmışım halhalları konuşturuyor bir bileğin var bir tek bilek değil bu bir tek bilekten çok daha fazlası belki ganj nehrinde kutsal bir ıslanışın söylencesi belki iskenderiye'de yakılmış bir kitabın son hecesi belki de sadece senin olan bir simya gizcesi bir sabahın altısında göktebirfilyemyeşilbirfiliçikıpkırmızıyken seni uyuyan bileklerinden seyre dalmışım ellerin ve dudaklarınla uyanmışım demin fas'ın turuncu bir çölünde berberice gazeller arasında belin ve bacaklarınla uyanmışım demin ortaçağ katedrallerinden birinde altın varaklı sütunlar arasında kıvrılmış saçlarınla uyanmışım demin dünyanın çatısındaki görkemli bir ladinde iplere serilmiş savrula...

hırkaralamalar 0848

peki ben böyle her sabahın altısında niye uyanırım, dersim otuzundayken saat on ikinin? suyu piknik tüpünde kaynatır, bir hazır kahve yapar, bir neşet ertaş listesi açar, bir sigara sarar, dünden kalma ekmeği alır, gidip otururum lojmanın dış kapısının eşiğindeki mermere. ama niye? otomatik miyim ben? mikail'in uyuyakalıp ayarını vermeyi geciktirdiği bir nisan sonları sabahı, kuşların ekmek savaşımında birbirine karışan ve çarpan sesleri ve kanatları, neşet'in "ne söylesem boşa leyla'm"ı, kahvenin buğusu, tütünün göz yaşartan sert dumanı, mermerin teneşir soğukluğu, kıç donması, baharın bahar gibi olmayışı, kursağını doldurduktan sonra çekip giden bütün serçelere inat tepemde ses etmeden durması bir serçenin, üzgün üzgün, düşünceli düşünceli durması bir dalda... sanki yanlışlıkla uyanılmış bir sabahın altısındaki keskin bir havada, neşet'in "daha bir gonüle ikrar vermedim"e geçmesiyle mâlum sızıya geçişim, niye?

hırkaralamalar 0847

Resim
Ve ben yine Semsûr - Riha - Amed yollarında Tanrı'dan aktarmalı bir revan olarak kâh susuyor, kâh susup Karapetê Xaco dinliyor, kâh da susup Karapetê Xaco dinleyip hardal çiçeklerine hayret ediyorum. Mezopotamya, diyorum, sen boynu şiir kokan işveli bir kadın olmalısın. Yoksa nasıl açıklanabilir, dönüp dolaşıp en sonunda sana vurulması bütün evdalların.

hırkaralamalar 0846

Resim
Derler ki; kıyamet kopmazdan evvel dibinde gizlediği altınları sunacakmış bize Fırat. Yalanını yanlışını bilemem ama her geçtiğimde elimde olmadan bakarım, sarı bir parıltı var mıdır acaba diye. Öteki alametlere pek sağlam bir itikadım olmasa da, buna çocukluğumdan beri inanırım.

hırkaralamalar 0845

Resim
Sonra çocuklar küçücük avuçlarında bademlerle okula gelir, tıpkı küçücük avuçlarında bademlerle okula gittiğin gibi. Yani dünya, azizim, günü gelir, senin çocukluğunu sana başka bedenlerde seyrettirir. Yani hayat, azizim, çocukluktan sonra, durup çocukluğundan izler aramaktan ibarettir. Bulamasan hüzünlenir, bulsan hüzünlenirsin.

Bir Mutsuz Aile Fotoğrafı

Resim
Şimdi üzgünüz arkadaş  Yolumuza çıkmayın üzgünüz... Cahit Zarifoğlu Bir fotoğraf: Fotoğrafta Suriye Kürt'lerinden genç bir çift... Savaşın seyreldiği bir yer bulmuş da çömelmiş bekliyorlar, Dünyanın durmasını bekliyorlarmış gibi. Yanlarında hayatlarını sığdırdıkları küçük bir valiz, Yanlarında artık yeni evleri olan küçük bir valiz. Kadının kucağında bir bebek, kadının fistanında çiçekler, kadının fistanındaki çiçeklerde dünyaya bir yakışmazlık. Adamın çenesinde birleşmiş elleri, adamın çenesindeki ellerinde büyük bir çaresizlik... Geriye mi yoksa ileriye mi bakıyorlar, bilmiyorum. Bir önemi de yok zaten, asıl önemli olan nasıl baktıkları. Ekim 2014

hırkaralamalar 0844

Hayatımda sahip olduğum ilk şiir kitabı Yılmaz Odabaşı'ya ait olan "Aşk Bize Küstü" kitabıdır. Henüz 11-12 yaşlarında küçük bir çocukken sağ olsun Türkçe öğretmenim saygıdeğer ve aynı zamanda pek sevgili Seyfettin Eren hocam hediye etmişti bana. Çocukluğumun ve de hayatımın şu ana kadarki en güzel hediyesidir. Ve hâlâ duruyor tabii ki. Geride kalan yıllar boyunca belki yüzlerce kez baştan sona tek solukta okumuşumdur o kitaptaki bütün şiirleri. Elbette ki başka bir sürü şiir kitabım oldu. Ama onun yeri her zaman bambaşkaydı, özeldi, ve öyle kalacak. Gerçekliği ve çarpıcılığıyla büyülendiğim o sihirli dizeleri okuyup durdum sürekli çocuk algımla. Her okuduğumda sanki ilk defa okuyormuşum gibi yeniden büyülendim. Olağanüstü bir şeydi o şiirler. Nasıl yazılıyorlardı, nasıl şeçiliyordu o kelimeler, nasıl oluyordu da zihnime böylesine nüfuz edebiliyor, böyle canlı olabiliyorlardı ve nasıl yaşanılıyordu o kadar şey... Büyülenerek okuyor, okudukça büyüleniyordum. Bir gün gelec...

Oysa Eşyalar Anlaşılmak İçindir

Artık kimsemin kalmadığına ikna olduğum o gece vakti ilk defa fark ettiğim bütün şeyler için… – Ayak titreşimleri hissedildiğine göre yaklaşmakta bizimki. Bakayım, evet nemleşmeye başlamış sırtım, vaktidir. Yani, dünya yıkılmadıysa şayet, ki tahminlerime göre daha yıkılmadı, o’dur. Bizim Murtaza Bey… – Murtaza Bey mi? O da ne? – Yürüyen, yahu, hiç görmedin mi sanki… Kendin buraya gelmiş gibi konuşuyorsun. Seni buraya getiren işte. Haa, “Murtaza Bey ne demek?” dersen, orasını ben de anlamıyorum. Murtaza Bey derler, ne demekse artık… Ne kadar sırt nemlenme an’ı geçirdiğimi bilmediğim zamandır buradayım da yine de anlamadım bu yürüyenlerin birbirlerine anlatmalarındaki anlamları. Yürüyenleri de birbirlerinden ayırt edebilmelisin ayrıca. Bir keresinde bu yerin içinde başka şekil bir yürüyen vardı. Hacmi daha değişikti bu her gün evin içinde gördüklerimizden. Titreşimleri de farklıydı. Diğerleri gibi çok titreşim çıkarmazdı. Ve onlar dört ayak üzerinde yürürler, en önemli ayırt edic...

Ben İyi Bir Adam Olmak İstememiştim

Oysa ben iyi bir adam olarak anılmak istememiştim. Hep sabreden, sağdululuğu takdir edilen, bütün sevişmelerde yenilmiş taraf olan, seçilmiş mağlubiyetlerle anılan, yalnızlığın üzerine yakıştığı iddia edilen bir adam olmak istememiştim. Bunların hepsini siz istediğiniz. Bütün bunları siz uygun ve layık gördünüz, bütün bu sıfatları siz biçip giydirdiniz bana. Ben de razı geldim, hiç itiraz etmedim. "Bakın, yanılıyorsunuz, ben kıldığınız bu adam değilim." diyemedim. Tek istediğim; beni ben size kendimi anlatmadan görmenizdi. Tek istediğim; herhangi bir şeyi yalvarıp yakarmadan, farklı bir adam gibi görünmeye çalışmadan elde edebilmek, camları kırmadan içeriye girebilmek, yani buyur edilmek, haklılığımı bağırmadan dile getirebilmek, uğradığım haksızlıkları haksızlık etmeden anlatabilmek, olduğum adam olarak değer görebilmek, gerektiğinde yıkıp dökmeden gitmek, ardımda ahlar bırakmadan gidebilmekti. Ama olmadı. benden geriye mağlup ve ancak vicdan muhasebeleriyle hatırlan...

Geçmiyor

geçmedi işte. biliyorum geçmeyecek. düzeleceği yok hiçbir şeyin. hiçbir şeyin daha iyi olacağı yok. unutacağım falan yok. oysa geçer demiştin, düzelir demiştin, iyi olur demiştin. en önemlisi de unutursun demiştin. senden önümü göremiyorum dedim de gün gelir öyle bir dağılırım ki adımı bile unutursun demiştin. demiş ve çekip gitmiştin. gitmiştin. yanıldığını kabullenmek o kadar mı zordu allah aşkına? söyler misin, o kadar mı zordu; gözlerinin önünde sana taşıp taşıp azaldığımı, kendimi sana azalttığımı görmek? o kadar mı zordu... bak işte arkanı dönüp gittiğin o yerdeyim ben hâlâ. bazen o ilk baktığın yerde, bazen sana uzaktan uzaktan baktığım o yerlerde, kimi zaman tesadüfi karşılaştığımız o kalabalıkların ortasındayım. beni, her defasında göğsümde yükselen dağları susturmak zorunda bırakan o kalabalıklar ortasında... oradayım, şuradayım, bilmem daha nerelerdeyim de, bir tek yanında ve burada değilim. her yerde olabiliyorum, olduğun ora ve olmak zorunda olduğum bura dışında....

Rutin Randevular Gazeli

dilim kırılmış doktor hanım doktore mi deseydim dilim kırılmış buna bir isim bul sadece isim bul bana tedavi istemiyorum adımı kendi dolaylarına yazmıyor bir kadın sesim bile yamacımda durmuyor bir bakıyorum neredeyim bir bakıyorum niyetlerim nerede gölgelerim gitmiş koynumda yılgın aminlerle uyanmışım evet bir değil, -ler kendimi ihtimallerimden aforoz ediyorum gidiyorum bir sürü köşe başları ellerimi uzatıyor bana parmaklarım onlarda ne geziyor söylesene doktor hanım doktore hanım ya da doktor söylesene parmaklarım neden benimle birlikte suya inmiyor o neden boynuna n/akletmiyor beni dişimi neden dişinde emzirmiyor biliyor musun bilmiyor musun biliyor muyum mu yok hayır ben de bilmiyorum ama o biliyormuş gibi konuşmuştu uykularımı sterilize etmem gerekiyormuş bu kadar değillememeliymişim kendimi falan bu mümkünsüz müdür sence bu nasıl oluyor var mı böyle bir vakan niye yok tamam sormuyorum sen de sorma artık kitaplarını karıştır hocalarını ara ter...

Kendi Melodramımız

Ruhumun dehlizlerinde kenidimi ararken, aynı zamanda kendimden kaçtığımın farkına varamadan koşturuyorum günlerdir. Bu kovalamacanın sonu hiç gelmeyecek gibi hissediyorum. Durduğum yerde, gözlerimi kapatarak... Hiç kapatmadan da bazen... Pek fark etmiyor. Malign düşüncelerin verebileceklerinin sınırını kestiremiyor insan. Birileri fikrinin kasıklarındaki yaraları örterken, o yaraları kanatarak yaranın saklanılacak bir şeyi olmadığını göstermeye çabalıyor ve yaraların çirkin oldukları için utanmamalarını istiyorum. Çünkü hepimiz içimizde birer çirkin ve yaralarla dolu hayvan besliyoruz. Ya da o bizi besliyordur. Durmak istediğimiz yer ve durduğumuz yer gibi düşün. Olmak istediğimiz ve olduğumuz... Aslında bunu hayvan olarak nitelemek de ne kadar doğru bilmiyorum. Sadece her zaman özellikli tavırlarıyla yaşamak istediği için ona böyle diyor olabiliriz. Bunun farklı sebepleri de olabilir ama bizim ona durmadan nankörlük ettiğimiz kesin. Ve haliyle, ördüğümüz lütuftan sonra verdiğimiz t...

Şehirli Kuşlar

Dişi kuş yorgunluktan bitkin bir halde kondu dala. Erkek kuşa bakıp sitemvâri bir sesle konuştu: "Yetmez mi, ne dersin?" "Daha getirmeliyiz. dedi erkek kuş. "Çok iyi olmalı bu sefer yuvamız. Geçen seneki hataya düşmeyeceğiz." İçi burkuldu dişi kuşun. Bir şey diyemedi. Ağızlarındaki çırpıları uygun yerlere koyup tekrar kanat çırptılar yükseğe doğru. Kim bilir nerelerden topluyorlar bu çırpıları... Kim bilir ne kadar yol alıyorlar, yuvalarını yapabilmek için... Görünürde çalılık bir alan yoktu. Uzaklaştılar, kayboldular gözden. Bekledim öylece. Dönecekler nasıl olsa ve sanırım dişi kuş yine söyleyecek bir şeyler. Asıl merak ettiğim oydu aslında. Erkek kuş neyi kastediyordu geçen seneki hatadan bahsederken. Ne yapmışlardı acaba, nasıl bir hata olabilir ki bu? Bildiğim kadarıyla doğadaki canlılar hayatlarını idame etmekte insandan çok daha iyiydiler. Onlar Tanrı tarafından bahşedilmiş bir içgüdüyle hayata atılıyorlar ve bu içgüdü de hata yaptırmayacak kadar k...

çatalını dünyanın

ilk olarak bir havanda dövdüler sesimi sonra unuttular sorularım kursağımda kaldı benim dilimde kelimelerim un ufak duymadılar bak anla yansıyan bir turuncu ve bu olmak kırılan gözlerim bu ve şakağımda çakmak demek istediğim: ağrıyorum! bak diyorum göğüm kevgir benim daima düşüme yağmur bak ömrüm benim ıslak daima kendimeyim kambur ve çok sıkıldım yetimler atlasın patlatacağım dünyayı bayraklar kızacak bana bayraklar ve bankalar amerika, çin, kore avrupa, afrika ve belki anneler honolulu hatta herkes kızacak bana biliyorum fakat aborjinler umursamayacak ve hak verecek bana allah: çünkü çok ağrıyorum! ciddiye alamam artık iyi niyetli hiçbir gayreti çatalını gördüm dünyanın

delireceğim

sizde de delirme korkusu var mı? böyle bir şey düşünmediniz mi hiç? ben çok düşündüm ben ömrüm boyunca bu korkuyla yaşadım. sanki ipimi salsam kendimi dibinde bulacağım deliliğin. sanki çok kolay delirebilirim ne bileyim, tutmayıp kendimi bağırsam delireceğim tutmayıp kendimi ağlasam delireceğim tutmayıp kendimi, içimden geldiği gibi konuşsam delireceğim herhangi bir yere gereğinden biraz fazla baksam bakmaktan almasam kendimi delireceğim azıcık daha sussam delireceğim bir sigara evet bir sigara daha yakmasam delireceğim sanki delirmeden ölmeyecekmişim gibi tuhaf bir inanç var içimde şu ellerim sanki şu ellerim her an benim olamayabilirlermiş gibi sanki bu ayaklarım ilk fırsatta benim olmaktan vazgeçebileceklermiş gibi aklım görmediğim ama sanki bir macınıkta uzağa konmaya hazır bir vaziyette beklediğini hissettiğim aklım bana ihanet edecekmiş gibi aklım benden kaçacak gibi sanki canım istese çok kolay delirebilecekmişim gibi size de oluyor mu böyle? haa, hiç...

daha

istedim ki bileyim daha kaç kıtaya ayrılacak ömrüm akşamüstleri kandığım şu dünyaya bileyim kaç sabahı daha yırtacağım burnumun diki umrumun tavıyla her sabah yeniden garipsiyorum sesimi saçlarım sanki yeniden ve tuhaf geç kalmış gibi uyanıyorum her sabah uykularımı yıkıyorum anlamadığım sularla hezeyanlarımı topluyorum duvarlardan alıştım sorun değil ama bileyim daha ne kadar rüya saklayacağım artık sanmadığım ortayaşımdaki kızıma bilirsin sakalım bile inanmaz bana sen daha neyime güveniyorsun da bekliyorsun ki rabbim benden olan ellerim bile sevmez beni omurundanım, ellerimden çok mu cömertsin bütün münkünlerimin göğsüne bir usain bolt çizmişsin ne zaman meyledecek olsam depar! sanki bilmezmişsin gibi döktüğün bu yüzü de koş diyorsun bana koş vardığındır senin vardığın sensin anlıyorum belki ama yoruldum ve kabullendim sen de itiraf et artık rabbim: bu alnımda benim yetişememek var ben daha nasıl takılayım peşine kendimin

436

Nedense bir anda aklıma gelen ve yazmadığım için daha sonra hatırlayamadığım dizelerin, yazdıklarımdan çok daha iyi olduklarını düşündüm her zaman. Ve bu pişmanlık benzeri ruh hali canımı çok sıktı. Ne olduklarını bile hatırlamıyorum, ne anlattıklarını bile bilmiyorum ama iyi olduklarından emin olabiliyorum ve yaslarını tutabiliyorum. Üstelik bu davranışın iyi veya kötü olduğuna dair hiçbir karara da varamıyorum. Bir ara baktım böyle olmuyor, ışığı söndürmüş ve geceyi kapatmışken bile yatakta aklıma aniden geliveren dizeleri hiç üşenmeden yataktan fırlayıp deli gibi yazmaya koyuldum artık. Ama birkaç dize sonra devamı gelmiyordu onların da. Tıkanıyordum ve bezginlikle yatağıma dönüyordum. Çok rezil bir duyguydu. Artık gelenleri umursamayıp uyumaya çalışıyordum. Belki de hiç olmamaları gerekiyordu ve ben bunu anlayamıyordum. -Bir şeyler değişmiş sanırım. -Hiçbir şey eskisi gibi değil. -... Ne zaman bir giden olsa, o en iyisi oluyor hep. Onu iyi yapan gitmiş olması sanırım. Ben...

hırkaralamalar 0843

sesimin yetmediği bir dünyaya şiir okuma ahmaklığındayım.

hırkaralamalar 0842

herkes kırgın biraz selamlaşmaktan korkuyoruz

hırkaralamalar 0841

hep böyle uzun kırmızı hep böyle çoktan seçmeli bakıyorsun ya sen; güne nereden başlayacağımı şaşırıyorum

hırkaralamalar 0840

beni, kapı eşiklerine oturan yaşlı kadınların gözlerindeki hüznün yanına yazın.

hırkaralamalar 0839

yalnızlığa ortalama bir nar bile böyle ne kadar da çok...

hırkaralamalar 0838

haydi sıran geldi deyip dünyaya attılar beni cennette yarım kaldı şarabım

hırkaralamalar 0837

yardımlarınızı fotoğraflamadığınız gün sizi sevebilirim. yani belki.

hırkaralamalar 0836

keşke daha erken doğsaymışım nilgün'ü bulur, onu kendime aşık ederdim yapardım bunu yerkürenin bütün arka bahçelerini dolaşıp kuş koyardım geçeceği yollara

hırkaralamalar 0835

umarım cennette büyüklerin erişemeyeceği bir yere konuyordur çocuklar.

hırkaralamalar 0834

kıvırcık saçlı kadınlar cennete gitsin.

hırkaralamalar 0833

bu böyledir: yazar ve şair olmak hakkındaki her şeyi yazar ve şair olmayanlar bilir.

hırkaralamalar 0832

bu yaşımda bile çok seviyorum bebe bisküvisini devlet beni kahretsin

hırkaralamalar 0831

denizin büyük ve küçük olmasının bir önemi yok boğulacaksan sevdiğin bir denizde boğul

hırkaralamalar 0830

Dün, Fuzûli boylarında yaşlı bir adam, evli olup olmadığımı sordu. "Değilim dayı." dedim. "Peki." dedi ve ekledi: "Çölde kimsen var mı?" Anlamadım tabii. "Çöl..." dedim kendi kendime. "Kimsem..." "Var mı?" Bildiğim kadarıyla yoktu. Hatta coğrafya bilgilerime göre yakınlarda çöl bile yoktu. Anlamaya çalışırken birden Leyla dank etti kafama. Tabi ya, dedim, Leyla... Leyla çöldeydi. Herkesin Leyla'sı kendi çölündeydi. Leyla olan çöldeydi. Teşbih, istifham, telmih ve daha belki farkına varamadığım birçok söz sanatını kısacık bir cümlede ve üstelik çok büyük bir ustalıkla kullanmıştı adam. Böylesine bir edebîlik ve ince zekâ... Günlük konuşmada şiirle bu kadar hemhâl olan eskiler ve alabildiğine sığ olan yeni nesil, bizler... Bütün bunları düşünüp aval aval bakarken, adam ne düşündüğümü biliyor olmanın verdiği vakurlukla güldü. "Kendim çöl olmuşum zaten dayı, neme lâzım Leyla..." dedim, şiir davetine icâzet...

hırkaralamalar 0829

en iyi tiradımı unuttum görünürde suflör yok üstelik susuyorum olmuyor bir şeyler uydursam olmayacak

hırkaralamalar 0828

kapıyı unutmadığın sürece içeride sayılmazsın.

hırkaralamalar 0827

samimiyetin muhabbeti tek ve bâkidir. zaman sadece konuları değiştirir.

hırkaralamalar 0826

günde üç öğün yemek yeme alışkanlığı, insanlığın en büyük ahlâkî sapkınlıklarından biridir.

hırkaralamalar 0825

bir çiçeği diğerlerinden daha çok sevmedim hiç ama sesin için papatyalar biriktireceğim

hırkaralamalar 0824

birgün seninle mandalina yiyip meydan larousse okuruz belki.

hırkaralamalar 0823

atlar ki dünyanın süsüdür.

hırkaralamalar 0822

yirmi dört yıldır aynı sabaha uyanıyorum

hırkaralamalar 0821

babası serap'ı sevmiyorsa bu şairlerin suçu

hırkaralamalar 0820

Bu ülkede zamana ve bütün sosyo-kültürel değişim-dönüşümlere rağmen, varlığını ve hatta cazipliğini koruyabilen ender şeylerden üçü; makarna, yumurta ve tavuk dönerdir. (Tavuk döner sizin için eskimiş bir gündem maddesi olsa da, biz proleterler için daima gündemde ve soğanlıdır.) Şöyle ki efenim; bir zamanlar fabrikada çalışırken kahvaltıda hergün yumurta, öğle yemeğinde ise hergün olmasa bile iki günde bir muhakkak makarna yeme şerefine nail olurduk. İşten çıktıktan sonra ise genellikle eve gitmeyip kirvemle dışarıda gezeceksek bir yerde tavuk döner yer, onun bekar evine gidip kızlardan bahsedip sigara içeceksek de alır götürür orada yerdik. Bir süre böyleydi. Sonra inşaatta çalışırken sabah kahvaltıda yumurta, öğle yemeğinde ise tabii ki tavuk döner tükettik. Birkaç yıl böyleydi. Sonra sonra hayatımda birtakım değişiklikler yapmak üzere aldığım radikal bir karar neticesinde üniversitede öğrenci olarak buldum kendimi. İyi güzel de ulan, bi baktım ki adım dışında hemen her şey de...

hırkaralamalar 0819

ölün o metropollerde. güneşli bir güz günü urfa - diyarbakır otobanında rengarenk fistanlarıyla halay çeken kürt kadınları görmediniz.

hırkaralamalar 0818

teninde her akşam saat dokuz olacaktır ben olmasam bile