Oysa Eşyalar Anlaşılmak İçindir
Artık kimsemin kalmadığına ikna olduğum o gece vakti ilk defa fark ettiğim bütün şeyler için…
– Murtaza Bey mi? O da ne?
– Yürüyen, yahu, hiç görmedin mi sanki… Kendin buraya gelmiş gibi konuşuyorsun. Seni buraya getiren işte. Haa, “Murtaza Bey ne demek?” dersen, orasını ben de anlamıyorum. Murtaza Bey derler, ne demekse artık… Ne kadar sırt nemlenme an’ı geçirdiğimi bilmediğim zamandır buradayım da yine de anlamadım bu yürüyenlerin birbirlerine anlatmalarındaki anlamları. Yürüyenleri de birbirlerinden ayırt edebilmelisin ayrıca. Bir keresinde bu yerin içinde başka şekil bir yürüyen vardı. Hacmi daha değişikti bu her gün evin içinde gördüklerimizden. Titreşimleri de farklıydı. Diğerleri gibi çok titreşim çıkarmazdı. Ve onlar dört ayak üzerinde yürürler, en önemli ayırt edici özellikleri budur sanırım. Ve de, bunu iyi anla, onlar bizi anlayabiliyorlar.
– Gerçekten mi?
– Evet, gerçekten tabi, ne sandın… Yeter ki nasıl anlatman gerektiğini öğren. Mesela; ben tesadüfen öğrendim. Bu bahsettiğim hacimce küçük olan dört ayaklı yürüyen, bazen gelir yanımda dururdu. Öylece dururdu. Hiç ses etmeden… Yine böyle yanımda durduğu bir vakit, daha öncesinde beni yıkadıkları için gevşemiştim ve bundan dolayı kokuyordum. O da bunu fark etti ve gelip bana sürtündü, sırtıyla uzun uzun dokundu bana. Evet, yanlış duymadın, fark etti. İşte sana yürüyenleri birbirlerinden ayırt edebileceğin başka bir bilgi; dört ayaklı yürüyenler bizi anlayabilir. Nasıl anlatman gerektiğini bilirsen, kendini onlara anlaşılır kılabileceğini anlatmış mıydım sana?
– Sadece bilirsem olabileceğini anlatmışt…
– Her neyse, anlatmamışsam da şimdi anlatıyorum işte. Onlar da diğer yürüyenler gibi titreşim çıkarabilirler ama koklayarak anlarlar. Bunu öğrendikten sonra onunla ve buradan geçen diğer dört ayaklı yürüyenlere bir şeyler anlatıyorum sürekli. Önce çok şaşırıyorlar ama sonra alışıyorlar, hoşlanıyorlar da üstelik. İki ayaklı yürüyenler bizi anlamıyorlar zaten ve dört ayaklı yürüyenleri de anlamıyorlar. Biri bana anlatmıştı bunu. Bizi de anlamadıkları için çok şaşırmamıştım ama üzülmüştüm yine de. Ben onların hepsinin titreşim çıkarabildikleri için birbirlerini anlayabildiklerini sanıyordum ama öyle değilmiş. Haaa, bak unutuyordum neredeyse. Anlamakta zorlanıyorsundur şimdi ama bu iki ayaklı yürüyenler içinde de bizi anlayanlar var.
– Ne? Hani anlamıyorlardı? Bence sen artık çürümeye başlamışsın. Ne anlattığını bilmiyorsun ve ben anlattıklarının hiçbirini anlamıyorum. Bence seni yakmalılar artık, vaktin gelmiş de geçiyor çoktan.
– Ooo, demek yakılma vaktini de biliyorsun ha… Sandığım kadar da zamansız değilmişsin anlaşılan. Seni rezil plastik! Sen ne anlarsın ki bilmekten ve anlamaktan! Senin gibi başka birini de böyle getirip sırtıma takmışlardı da çarçabuk çürüyüp gitti kalitesiz şey. Sen de onun gibi olacaksın merak etme. Çünkü siz plastikleri yapan hacimce büyük olan iki ayaklı yürüyenleri bilirim ben. Onlar da sizin gibi kalitesiz oldukları için sizi yaratma gereği duyarlar. Kendilerinden yaratırlar sanki sizi de o yüzden aynı onlar gibi kalitesiz oluyorsunuz. Asıl kaliteli hacimce büyük olan iki ayaklı yürüyenler, benim gibi sağlam ve dayanıklı aman neyse kızmayacağım daha fazla. Kızdırma beni. Her ne kadar çabuk çürüyecek olsan da seninle belli bir zaman burada sırt sırta olmak zorundayız. Buna katlanmak zor gelecek belki ama olsun. Alışacağız artık, ne yapalım… Bir kere de zaman görmüş birini getirip koysalar yakınlarıma verniğimi atarım zaten! Gitti, dağıldı her şey bak. Seni acemi budala! Ne anlatıyordum ben? Ha, tamam tamam, bizi anlayan yürüyenler… Çok rezil bir plastik olsan da bunları bilmeye hakkın var. Kimlerin seni anlayacağını bilirsen, olmak daha da dayanılırlaşır. İşte bu yüzden bil ki; dört ayaklı yürüyenler ve iki ayaklı yürüyenlerden de hacimce küçük olanlar bizi anlar. Dört ayaklı yürüyenler kokuyla anlar ve anlatırlar bize, küçük hacimli iki ayaklı yürüyen de titreşimle, kokuyla, dokunarak ve neredeyse her şeyle anlatır ve anlarlar. Bazen buraya büyük hacimli iki ayaklı yürüyenler gelir ve bunların yanında küçük hacimli iki ayaklı yürüyenler de olur. Bunlar gelir yakınlarıma bana dokunurlar, titreşim çıkarırlar, koklarlar ve böylece her şeyi anlatırlar bana. Neler olup bittiğini, ne istediklerini, neleri anlamak istediklerini, kısaca her şeyi anlatırlar. Ben de onlara anlatırım her şeyi. Güzel güzel anlaşırız. Ama daha anlamadığım başka bir şey var ki o da şu: bunlar neden belli bir zamandan sonra bizi anlamıyor ve bize eskisi gibi anlatamıyorlar? Bunu bir türlü çözemedim. Bir zamana kadar güzel güzel anlatıp anlarlar ve o bir zamandan sonra ne olur bilmem, öylece gelip geçerler yanımdan da bir türlü ulaşamam onlara. Böyleler işte, çok tuhaf değil mi? Sana diyorum, anladın mı, ucuz şey? Heeyy!!
– Ne?! Ne diyorsun, yine ne oldu?
– Seni aşağılık pastik seni! Ben nasıl katlanacağım sana bilmiyorum ki. Aah, ah!.. Hep beni bulur zaten bu anlamayı bilmeyen, öğrenemeyen ve öğrenmek de istemeyenler. Anlamayı bileceksin ki anlayabileyesin. Nasıl anlayacağını bilmeden anlayamamaktan yakınıyor. anlayamazsın tabii. Önce anlamayı bilmen gerektiğini bilmiyorsun ki. Bilmiyorsun ve bunun için uğraşmıyorsun da üstelik. Sen de o hacimce büyük olan iki ayaklı yürüyenler gibisin. Hiçbir farkın yok onlardan. Ama ben yine de biraz olsun anlayabilmen için durmadan anlatacağım sana. İster dayan ister dayanma. İstersen durma, yok et kendini, sen bilirsin. Bu senin için kurtuluş olur, evet, ama sanmıyorum bunu yapacağını. O yüzden toparlayayım sana hadi. Anlayacak mısın?
– Evet. Evet evet, anlat. Anlayacağım.
– Vernikler sana, aferin. Toparlıyorum demiştim galiba değil mi… Evet, demiştim, toparlayayım: Buralarda, bizim dışımızda, yürüyenler dediğimiz başkaları vardır. onları anlatıyorum ama dinlemiyorsun ki. sormuyorsun bile, yürüyenin ne olduğunu. Merak etmiyorsun. Merak etmeden anlamak da olmayacaktır haliyle. Merak et ve sor bana ki anlamanı sağlayayım.
– Ne sorayım?
– Merak ettiğini sor.
– Ne merak ediyorum ki?
– Tamam tamam, suç bende. Anlatmayacağım sana hiçbir şeyi, vazgeçtim.
– Sen bilirsin.
– …
– …
– Sor bana hadi.
– Neyi?
– Yürüyenleri.
– Yürüyenler de ne?
– Sakin olacağım. Hayır hayır, sakin olacağım. Hayır sakinim, çatlamak yok. Evettt… Sakinim. Tamam. Tamam, senin anlayacağın şekilde anlatacağım sana. Benden, sana yürüyenler hakkında detaylı bilgi vermemi iste.
– Tamam, istiyorum.
– Ne istiyorsun?
– Senden istememi istediğini? Bence seni bir an önce yaksalar iyi olacak.
– Ne? Yakmak mı? Beni mi?
– Yok yok. Anlat sen. Bana yürüyenleri anlat.
– Tamam, öyle olsun bakalım. Böyle istersen hep anlatırım ben sana.
– Aman aman…
– Ne?
– Yok bir şey, sen anlat. Dinliyorum seni ve anlayacağım, emin olabilirsin.
– Anlatıyorum, tamam. Bu yürüyenler, dört ayaklı yürüyenler ve iki ayaklı yürüyenlerdir. Uçanlar da vardır ama nasılsa anlamayacağın için anlatmayacağım sana onları. Görmen lazım ki daha kolay anlayasın. O taraftayken göremezsin de ama neyse… Belki birgün görürsün de anlatırım, kim bilir… Yine de anlayabileceğini sanmıyorum ama neyse… Şimdi, bu yürüyenler de kendi içlerinde ayrıklık gösterirler: hacimce büyük olan dört ayaklı yürüyenler, hacimce küçük olan dört ayaklı yürüyenler ve hacimce büyük olan iki ayaklı yürüyenler ile hacimce küçük olan iki ayaklı yürüyenler. Bunlardan hacimleri nasıl olursa olsun, dört ayaklı yürüyenler, bizi koklayarak anlarlar. Onlar kokuyla, dokunarak ve titreşimle anlatırlar, biz ise sadece kokuyla anlatabiliriz. Anladın mı? İki ayaklı yürüyenlerden ise, sadece hacimce küçük olan iki ayaklı yürüyenlerle anlaşabiliriz. Bunlar, bizi, hem koklayarak, hem de dokunarak anlayabilirler ve biz dokunup titreşim çıkaramadığımız için onlara da sadece kokuyla anlatabiliriz. İşte bu kadar. Haa, bir de titreşimle anlatırlar.
– Ne kadar çok ayak ve koku var böyle…
– Anlamak çok da zor değil. Anladın bence. Söyle bakalım, bizi kimler anlar?
– Immm, yürüyenlerden koklayabilip dokunamayanların hem titreşimi…
– Tamam tamam, sus. Vernikler çarpsın ki seni çürüteceğim bak! Sen nasıl bir şeysin böyle… Beni çürütmeden gitsen, alsalar seni de kurtulsam… Sadece şunu bil, yeter: birilerine ancak ve ancak kokunla anlatabilirsin bir şeyleri. Koku, senin yegane anlatımındır. Nasıl kokarsan, öyle anlaşılırsın. Senin kokun, sensindir. Hoş, sen pis kokuyorsun da neyse artık… Eninde sonunda bir plastiksin ve anlatacak neyin olabilir ki… Aha, geliyor işte bizimki!
– Bizimki?
– Murtaza Bey işte! Bizimki dediysem o lafın verniğinden. Aynı yerdeyiz, bizim mekândan, o mesele. Çok uzun zamandır burada birlikteyiz. Biz buraya gelelim diye yaptılar burayı, oydular, kırdılar, dizdiler, yerlerimize oturttular bizi. Sen daha gelmeden çok çok önce… Sahi, ne zaman oluştun sen? Sırtın nemlendi mi hiç?
– Yok, nemlenmedi daha. Korkuyorum da zaten, nasıl bir şey acaba diye merak ediyorum. Buraya gelmeden önceki yerimde biri biraz bahsetmişti bana ama anlamakta epey zorlandım açıkçası. Sen bana anlatır mısın? Korkmama gerek var mı? Nasıl oluyor?
– Anlatabilir miyim, ımmm, anlatamam sanırım. Ki bence bunu anlatmama da gerek yok. En iyi yaşayarak anlaşılır. Buradakilerin de anlamakla ve en çok da bizi anlamalarıyla olan sorunları da bu: her şeyi oturdukları yerden, kendilerini çok yormadan anlamaya çalışıyorlar ki bence bu çok saçma ama işte ne yaparsın, anlatamıyoruz ki bunu onlara, anlamak istemiyorlar ki bizi. Oysa biz anlaşılmak içiniz. Değil mi?
– Öyledir belki, bilmiyorum.
– Şaşırmadım.
– Şaşırsan şaşardım zaten. Hiçbir şeye şaşırmıyorsun ki.
– Bir zaman sonra sen de şaşırmazsın, merak etme.
– Tamam, etmem. Buradakiler iyi davranırlar mı bize? Onu merak ettim şimdi. Onu merak edebilirim değil mi?
– Et. Yeter ki merak et sen. Soruna gelince; iyi sayılırlar, yani, ciddi bir sorun yaşamadım şimdiye kadar. Murtaza Bey pek ilgili olmasa da arada boyamı ve çatlaklarımı gidermeyi ihmal etmez. O da fırsat buldukça, burada bulundukça elbet. Sadece bu vakitten sonra burada olur, yani bu vakitte gelir ve ardıma geçer. Anlarım, ardıma geçtiğinde çok rahatlar, kokusu değişir, titreşimleri değişiverir hemen. Hepsi öyledir. Birden daha da yükselir titreşimleri, dokunmaları hızlanır. etrafa pek fazla bakmazlar. Bize hele neredeyse hiç bakmazlar. Etraflarına çok bakmadıklarında, bil ki korkmuyorlardır. Böyledir bunlar. Ben olmasam korkudan ölürlerdi, nerede rahatlardı ki bunlar… Ne diyordum, gelir ve ışıklar alnımı ısıttığında da çıkar gider. Kaldığı bu vakitler arasında neredeyse hiç hissetmem titreşimlerini. Keyifsizdir, çok ağır hareket eder. Ağır da değildir kendisi ama hareketlerine bakarak benden bir farkı olmadığını söyleyebilirim. İki vakit arası biraz uzun kalır ama o uzun kalışlarında da kendisini pek hissettiğim söylenemez. Var da, yok gibi sanki.
– Neyse, yaklaştı iyice bizimki.
– Bizimki mi?
– Zor seninle, zor. İnan ki çok zor! Murtaza Bey işte canım, aaa! Hiç şaşırmaz an’ını. An’ı anlıktan utandıracak bir kesinlikle hem de… Yani ancak bu kadar olur. Bazen derim, hiç mi bir gecikmesi olmaz bu adamın? Ama yok, olmaz. Olmadı şimdiye kadar. Bundan sonra da olmaz.
Titreşimleri yaklaşır iyice, gelir, belirir şuradan. Başı eğiktir, gözleri yerde. Kendi ayaklarına bakar sanırım. Bıkmıyorsa demek… Ya da çok seviyor adımlarını seyretmeyi, bilemedim. yürüyebilseydim, ben de severdim adımları belki. Yavaş adımlar atar zaten. Sanırsın zorla yürütüyorlar. Yani şimdi kendimi biraz zorlasam ve zorlarken çatlamasam, bundan daha hızlı yürüyeceğim kesin. Yoo yo, kesin. Abartmıyorum, vernikler yaksın ki öyle.
Geldi işte, bak. Şimdi ardıma geçtiğinde görürsün. Ama önce bakacaktır iyice her tarafa. Sanki her yeri aklında tutmak ister. İyice bakar ama bence boş bakar, amaçsızca bakar. Sorsan kendisi de anlatamaz, eminim. Dur bakalım, ne zaman öleceğini koklatayım kendisine. Anlamaz nasıl olsa. (…) Gördün mü, anlamadı. Anlasaydı gerisin geri kaçmıştı şimdi. Böyle rahatlamazdı ardıma geçince. Ama o ardıma geçince ben de rahatlamıyor değilim açıkçası. Hareket iyi geldi biraz, değil mi?
– Eh, sayılır.
– Bak, diğeri de sana doğru gelecektir şimdi içeriden. Geldi mi?
– Evet, bunu nasıl bildin?
– Bilirim ben… Ne anlatıyorum sana burada bu kadar zamandır. Hadi hadi, o pislik kokunu biraz yay da anlayacaklar mı seni bakalım. Belki seni anlarlar.
– Ne anlatayım?
– Anlat ki; merhaba!
– O ne?
– Boş ver, anlamasan da olur. Sen sadece anlat. Kendileri de anlamıyorlardır zaten. Anlasalardı o kadar anlatmazlardı. Çok anlatılan, hiç anlaşılmayandır, bunu da öğren. Şimdi sadece anlat.
…
– E anlamadılar..
– Şaşırmadım. Sen de şaşırma. İşleri güçleri anlamamak bunların. En iyi bildikleri şey; anlamamak.
Ama sen de alışırsın. Sen de anlamamayı, anlaşılmamayı anlarsın zamanı gelince.
Haydi rahatsız etme beni artık, sustur kokunu. Fazlasıyla yordun zaten.
Yorumlar
Yorum Gönder