KEMBER - I

- Orada ne yapıyordun?

- Çalışıyordum.

- Hayır, onu sormuyorum. Sahnede ne yapıyordun?

- Orada mı... Konuşuyordum.

- O anlamda sormadım, niye konuşuyordun?

- Neyi nasıl soracağını pek bilmiyorsun sanırım. Kesin gazetecisindir sen.

       Şaşırdı kadın. Tahmin ettiğinden de daha tuhaftı bu adam. Yanılmamanın verdiği bir hoşluk ve daha fazlasına ulaşma arzusunun yarattığı sabırsızlıkla geçiştirmek istedi adamın bu tahminini. İnsan çoğu kez memnun olmadığı gerçekleri geçiştirmek ister. "Gerçek olmadığını ispatlayamasam da yoksayabilirim" politikası...

- Her neyse işte... dedi geçiştirmenin ses tonuyla. Söylediğine göre orada çalışıyormuşsun, seni konuşman için oraya almadıkları ortada. Niye orada konuştun peki?

- Öyle istedim.

- Nasıl yani?

- Basbaya... Konuşmak istedim sadece.

- Tamam da, sen öyle her istediğini yapar mısın?

- Keşke...

- Hem sen sıradan bir konuşma yapmadın. Orada insanlara o kadar hakaret ettin. Hakaret etmek de bir istek miydi? Öyle bir istekse, niye?

- Şu hakaret ithamından vazgeçebilir misin... Ben kimseye hakaret falan etmedim. Orada sadece gerçekleri söyledim. İnandığım ve gördüğüm gerçekler... Ve bunları söylemek istedim. Bundan kime ne, sana ne?

- Peki o gerçeklerden sana ne!

- Bilmiyorum, bunda haklı olabilirsin. Ama bunların gerçek olmadığına ve söylenilmemesi gerektiğine inanıyor olamazsın. Söylenmesi lazım şeylerdi. Omuzlarımda bir yük gibiydiler. Ben pek konuşgan bir insan değilim ama yıllarca bunları söylemek istedim. Sebebini bilmiyorum ama bunu hep istedim. Kendime bir görev olarak bildim, anlamsız bir şekilde. Ve bu anlamsız görev bilinci beni fark etmediğim bir şekilde oraya çıkardı. Hem onlar bile kabullendiler söylediklerimi, itiraz etmeden dinlediler. Yüzlerinde görebildim onu, hoşnutluk barındırmasa da onay, onaydır. Ömrüm boyunca hoşuma gitmeyen, hatta beni deli eden birçok şeye onay vermek ya da onu onaylıyormuş gibi yapmak zorunda kaldım.

       "Delilik..." diye içinden geçirdi kadın. Evet, evet. Delilik, işte tam da yerinde bir sıfat olabilirdi bu adam için. Ama aniden ürperdi ve sanki bir suç işlemiş gibi konuşmaya devam etmesi gerektiğini düşündü. Zira bu adam tuhaftı ve belki de düşünceleri de okuyabiliyordu. Adamın kendisine bakmadığını fark edince rahatlayıp yine sorgulayıcı bilmişliğini takınarak:

- Ama sonu ne oldu? Görmüyor musun halini? Değer miydi buna? Saçma sapan bir istek yüzünden düştüğün şu hale bir bak. Acınacak haldesin. Acıyorum sana anlamıyor musun...

- Umurumda değil. Ayrıca; bana acımaktansa, beni yalnız bırakabilirsin. Bu beni daha çok mutlu edecektir, emin ol. Niye buradasın ki sen? Seni tanımıyorum bile, beni tanımıyorsun. Nasıl oluyor da bana acıyabiliyorsun. Evimde ne işin var? Neden peşimden buraya kadar geldin? Amacının ne olduğunu açıkça söylersen sevinirim. Ya da bu saçma sapan sorularına devam edeceksen, evimi terk etmeni öneririm.

- Peki, sen bilirsin. Hiçbir şey sormayacağım artık. Bu konuda diretmek istemiyorum. Ki diretemem de zaten. Ama seni bu halde yalnız bırakabileceğimi de sanmıyorum. Gitmemi gerçekten istediğini bilmeliyim.

- ...



Yorumlar

  1. çok güzel gerçekten tebrik ederim. merakla bekleyecem. fazla ara verme çabuk yayınla :)

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

renc

Salı Günleri Şiirleri

Allah'a Mektuplar - I