KEMBER - II
Adam verecek cevap bulamadı nedense. Halbuki az önce ona gitmesini söylediğinde gayet kararlıydı. Bunu sadece kendisini güçlü göstermek için yapmamıştı. Canını sıkıyordu bu tanımadığı kadın. Ama şimdi ise o cevabı veremiyordu. "Git." demesi gerektiğini düşünüyor ama bunu söylemiyordu. Ya da söyleyemiyordu. Başını önüne eğip yere dikti gözlerini. Halının üzerindeki çizgilere baktı anlamsızca. Hayatları şu çizgiler gibi dümdüz devam eden insanları anımsadı bir an. Onları anlamıyordu. Nasıl insanlardı bunlar? Galiba karşısında oturan bu kadın da onlardan biriydi. Bir zamanlar sansasyonel haberleriyle ün yapmış, hatta bir aralar dünyanın en prestijli gazetelerinde bile adları anılmış, memleketin en güzide insanları olmuş; fakat yıldızları söndükten sonra kendi evlerinin içinde bile ne olup bittiğinden haberdar olamayan gazetecilerin eskimiş tekniklerden bahsettikleri hiçbir konferansı kaçırmamış, muhtemelen bir öğrenci yurdunda yaşamış ve arkadaşları bahar şenliklerinde eğlenirken o çalışma odasında sabahlara kadar ders çalışmış, o kadar çabadan sonra bölümden birincilikle mezun olmuş, iyi referanslarla ulusal bir gazeteye kapağı atmış ve şu an kendisine ait hiçbir fikri olmayan, bekar orta yaş sendromu yaşayan bir iş makinesi olarak devam ediyordur hayatına.
Ama kendi hayatı da düz bir çizgide seyretmiyor muydu yıllardan beri... Daha gençliğinin ilk yıllarında yaşadığı o büyük olaydan sonra diğer insanlardan uzak bir çizgide, ama yine de bir çizgide devam etmişti hayatına. Kendisi belirlemişti bu çizgiyi ve bu uğurda birçok şeyden vazgeçmiş, birçok şeye de katlanmıştı. Yine de sevmiyordu çizgileri. Onun çizgisi biraz faklıydı çünkü. Kabullenilmiş veya istenilmiş yıkım. Ya da tasarlanmış bir felaket... Kendi ömrüne bir başkaldırı, bir ayak direnmeydi onunki.
Üzerlerinde çamur ve kan lekeleri olan çoraplarını fark edince sıyrıldı bütün düşüncelerden. Bir anda uzun ve soğuk bir koridor gibi boşaldı zihni. "Merhaba gerçek." diye geçirdi içinden. Kötü hissetmemişti ama çok uzun zamandır burnu kanamadığı için kendi kanını görmemişti. Kötüden ziyade garip hissetti. Ve karşısında duran kadını hatırlayınca dikkatini toparlaması gerektiğini düşündü; fakat bunu yapmak da istemiyordu. Başını oynatmadan gözlerini yine halıdaki o çizgileri takip ederek karşısında duran kadının ayaklarına dikti. Başını hiç kaldırmadığı için sadece ayaklarının bir kısmını görebiliyordu. Yine de ruh halini anlamasına yetiyordu, kadının ince ten rengi çorapları içerisinde sıkışmış ve üst üste duran parmaklarına bakması. Baş parmakları diğer parmakların üstüne binmiş ve ayak uçları birbirine bakıyordu kadının. Rahat olmadığını düşündü. Tedirgindi. Veya huzursuz... Şefkat bekleyen ürkek bir çocuğun ayakları böyle olabilirdi ancak. Parmaklarıyla yere uyguladığı basıncı fark edebiliyordu adam. Evet, evet, huzursuzdu bu kadın. Ama neden? Niye huzursuz? Niye çekingen şu ayak parmakları?
Onu hiç tanımadığı halde kendisiyle evine kadar gelmişti ve şu an orada durup ondan bir cevap bekliyordu. Bu kadar sessizlik ve tepkisizliğin hoş olmadığına karar verdi ve başını hiç kaldırmadan:
- "Ben bi' yüzümü yıkayayım." diyebildi kısık bir sesle. Sesinin kısıklığından kendisi bile rahatsız olmuştu. Boğazını temizlemek için hırıldayarak yatak olarak kullandığı yine diğeri gibi eski olan kanepeden kalkıp solundaki kapıya yöneldi.
Ama kendi hayatı da düz bir çizgide seyretmiyor muydu yıllardan beri... Daha gençliğinin ilk yıllarında yaşadığı o büyük olaydan sonra diğer insanlardan uzak bir çizgide, ama yine de bir çizgide devam etmişti hayatına. Kendisi belirlemişti bu çizgiyi ve bu uğurda birçok şeyden vazgeçmiş, birçok şeye de katlanmıştı. Yine de sevmiyordu çizgileri. Onun çizgisi biraz faklıydı çünkü. Kabullenilmiş veya istenilmiş yıkım. Ya da tasarlanmış bir felaket... Kendi ömrüne bir başkaldırı, bir ayak direnmeydi onunki.
Üzerlerinde çamur ve kan lekeleri olan çoraplarını fark edince sıyrıldı bütün düşüncelerden. Bir anda uzun ve soğuk bir koridor gibi boşaldı zihni. "Merhaba gerçek." diye geçirdi içinden. Kötü hissetmemişti ama çok uzun zamandır burnu kanamadığı için kendi kanını görmemişti. Kötüden ziyade garip hissetti. Ve karşısında duran kadını hatırlayınca dikkatini toparlaması gerektiğini düşündü; fakat bunu yapmak da istemiyordu. Başını oynatmadan gözlerini yine halıdaki o çizgileri takip ederek karşısında duran kadının ayaklarına dikti. Başını hiç kaldırmadığı için sadece ayaklarının bir kısmını görebiliyordu. Yine de ruh halini anlamasına yetiyordu, kadının ince ten rengi çorapları içerisinde sıkışmış ve üst üste duran parmaklarına bakması. Baş parmakları diğer parmakların üstüne binmiş ve ayak uçları birbirine bakıyordu kadının. Rahat olmadığını düşündü. Tedirgindi. Veya huzursuz... Şefkat bekleyen ürkek bir çocuğun ayakları böyle olabilirdi ancak. Parmaklarıyla yere uyguladığı basıncı fark edebiliyordu adam. Evet, evet, huzursuzdu bu kadın. Ama neden? Niye huzursuz? Niye çekingen şu ayak parmakları?
Onu hiç tanımadığı halde kendisiyle evine kadar gelmişti ve şu an orada durup ondan bir cevap bekliyordu. Bu kadar sessizlik ve tepkisizliğin hoş olmadığına karar verdi ve başını hiç kaldırmadan:

Yorumlar
Yorum Gönder